Rüya Çağla - YETER ULAN

Her yılbaşı öncesi şöyle bir sokağa çıkarım ben. Sokak dediysem misal, Tahtakale. Hasırcılar caddesi boyunca bir oraya bir buraya bakınırım. Mahmutpaşa'ya vururum oradan. Kapalıçarşı'ya dalarım bir anda. Yirmiiki adet kapısından değil ama bir iki kapısından mutlaka geçerek Çemberlitaş'a olsun Nuruosmaniye'ye olsun düşürürüm yolumu. Ya da Beyazıt'a.

Hem sahaflara uğramadan olur mu? Çınaraltı bit pazarına bir göz atmadan hele?
Sonra ver elini Divanyolu caddesi. Piyer Loti'ye saparım bazen. Klodfarrer'den çıkarım. Babıali caddesini takiben Cağaloğlu yokuşundan aşağı inerim. Mısır çarşısı bekler beni! 
 

Bütün bunların öncesinde mutlaka yılbaşı piyangomu alırım ki zaten senede bir yaptığım şey, onu da unutup geçip gitmemek için.Tercihen Nimet abladan.
Velhasıl bütün bu kaleli, paşalı, çarşılı, kapılı, taşlı yerlerden yer beğene beğene çilekeş ayaklarımın dayanma gücüne, nazik omurgamın bedenimi taşıma kapasitesine göre nabzını yoklarım oraların. Kendimce çıkarımlar yaparım, bir turist edası ile 'yine gelecek ben' deyip bir sonraki rotayı yazarım aklıma.  


Bu yılbaşı arefesinde gidemedim ama olsun, bana sokak mı yok?
Şu sıra bir başka şehirde, İzmit'teyim. Burada da var öyle yerler. Akça Cami paraleline girip yürüdün mü al sana Tahtakale. Belsa'dan dümdüz caddenin karşısına geçtin mi tut ki Mahmutpaşa. Mesela.  
Bugün oralarda dolandım bir zaman ve şunu gözlemledim: İnsanlar harıl harıl yılbaşı süslemeleri alıyorlar!
Renkli, pırıltılı, şıkırtılı şeyleri ve o yanıp yanıp sönen ışıklar var ya, bir kabloya dizilmiş hani, onları daha çok.
Dikkatimi çekti hâliyle. Başka yerlere de göz attım, aynı hareketlilik. Hareketlilikten kastım alınan şeyler elbette. (Yoksa yılbaşı üstü hep bir hareket olur) Benim de gidiş amaçlarımdan biri marketteki reyonda var olduğunu bildiğim fakat almaya gidince göremediğim (kalmamış, bitmiş, tükenmiş) yanıp sönen ışıklı düzeneği oralarda bulup almaktı ki buldum şıp diye.

Uzun zamandır (hayli) ağaç süslemişliğim yok. 

Ufacık tefecik, sembolik, masa üstü dekoru gibi bir tanenin dışında yılbaşı ağacım da yok benim esasen. (Annemin ağacı benim de ağacım sayıldığından küçük Emrah'a bağlamadan geçiyorum) 
Bu dönem ağaç aklıma düştü birden. Birden deyişim lafın gelişi tabii. Birden olur mu, nedeni var. 
Arayıp tarayıp anne evinin bodrumundaki ardiye odasında tozlanmış, biraz rutubet bulaşmış ve mahzun bir halde bulunca hüzünlendim. (Aslında torunlar için alınmıştı. Gelsinler, toplaşalım, birarada olalım düşüncesiyle. Zaten bütün bu tantana, ağaç süslemeler çocuklar için değil midir hep? Onların sevincinden pay alır yetişkinler. Sonra çocuklar büyür, herkes bir tarafa dağılır, ağaç ardiyeye kaldırılır, orada unutulur falan filan) 
Topladım her bir parçasını, eve getirdim. Belimi ağrıtacak, sonradan iki gün kıpraşamayacağım türlü hareketi itinayla yapmayı ihmal etmeyerek bir güzel yıkadım, kuruttum.
Ve nihayet bu sabah kurdum ağacı.(Monte ettim mi demeli ya da) Süslerini de taktım tek tek.

Dedim ya uzun zaman, unutmuşum tabii ne var ne yok elde. 
Veya insan hayalinde başka yaşatıyor olayı. Ne bileyim, adeta bir holivut filminde görmüş gibi şaşaalı hatırlıyor. Bu yüzden iş bitimi şöyle bir geri çekilip eserime bakınca hafiften hayal kırıklığı yaşadım. 
Pek zayıf kaldı zira süsü püsü. Öyle küçük, cılız bir ağaç da değil bizimkisi. Bütün parçaları monte edilince göz dolduran birşey olup çıkıyor. Her bir tarafına takıp takıştıracak sayıda malzeme olmayınca (sanırım kaybolmuş bir kısmı) yalnızca üst bölümünü süsledim. Bu kez de arttı iyi mi?

Bir ara içimde bir kendin yap ruhu uyanır gibi oldu. Annemin birgün kırkyama etkinliği yaparım diye sakladığı renk renk kumaşlarından şeritler kesip bağlayayım dallarına, bir dilek ağacıymışçasına görünsün diye düşündüysem de süratle vazgeçtim. Kumaşları yerinden çıkar, kes, kırp, tek tek bağla... ooo uzun iş! 
Bir de annem razı gelir mi bakalım kumaşlarına el sürmeme? Statükocudur benim anacığım. Birşeyden birşey yapmayı düşündüyse, o şeyden artık başka birşey yapılamaz asla! O şey ömür boyu o şeyliğini korumalıdır. Nokta.  
Neyse ki less is more (az çoktur) ilkesi var şu dünyada. Hemen onu geçerli kıldım ve dert etmedim.
Tek eksiğim yanıp sönen ışıklı bir düzenekti. Olmasa da olurdu belki ama ille de olsun istedim. Çok istedim hatta. 

Dünya bir mutsuzluk gezegeni çünkü. Böyle artık.
Kuşatılıyoruz gitgide...
Büyük abiler duvarlar örüyor her gün mutsuzluk taşlarıyla. 
Yerel dünyamız ise adeta bir fabrika. 
Mutsuzluk üretiliyor durmaksızın. 
Yetmezmiş gibi her yıl aynı terane...
Dinden imandan çıkılacağı öngörüsüyle Aralık sonuna doğru endişeden kahrolanlar paralıyor kendini.
'Noel...! Noel...! Noel...!'
Oysa ki bal gibi biliniyor 31 Aralık'ta noel falan kutlanmadığı. 
Meşhur bir caps var hani, Batman tekrar edile edile artık anlamını yitirip bir de üstüne daral getirten bir şeyi söyleyen birini tokatlıyor. 
Ve diyor ki: 'Yeter ulan!'


İşte kendimden biliyorum, bu ışıklar da yeter ulan vazifesi görecek bir yerde.  
Çünkü yaşama dair çok şeye olduğu kadar, evlerimizdeki küçücük mutluluklara, sevinçlere bile düşman olan insanların varlığına inat bir ağaç süslemek istedim bu yıl.   
O nedenle -yaşamım boyu daima aydınlığa doğru yürüyüşümü şu yaşımda taçlandırırcasına- ışığın peşine düştüm!
Karanlık kalpleriyle konuşanlara 'hadi ordan!' dercesine aldım o ışıkları. 
Ve eminim birçok evde yanıp yanıp sönerlerken 'hadi ordan!''hadi ordan!' diyecekler.  
Gördüm çünkü... 
İnsanlar yalnız pırıltı, yalnız ışık değil biraz sevinç aldılar aslında. 
Ve biraz umut.
Çünkü hakikaten yeter ulan!


RÜYA ÇAĞLA  
Aralık 2015

Yorumlar: (0)

henüz yorum yok

Neler Yeni ?


Son Yorumlar

Yok