Rüya Çağla - YEMİN EDERİM YEMİN SEVDİM SENİ BENJAMİN

ÖYLECE: Sinemanın lobisinde durmuş -bir o afişe bir bu afişe bakarak- düşünüyordum. Evet, aslında 'Benjamin Button'un Tuhaf Hikayesi' için gelmiştim ama aynı seansta başka bir salonda'Gran Torino' oynuyordu. Bir Clint Eastwood filmi olduğunu görünce birden dağılmıştım.  

NEDENSE: Brad Pitt'e hiç bir zaman sempati duymamış ama Clint Eastwood denilince her daim eskibir dostu görmüşcesine iyi hislerle dolmuş bir insandım. Aklımın yarısı 'Clint varken n'apcan Brad'i, onu hiç beğenmezsin ki!' derken, diğer yarısı 'Ne Brad'i, ne beğenmesi ya hu! Sen bu filmi görmek istemiyor muydun? Geçen geldiğinde yoktu, apışıp kalmıştın. Hazır yeniden vizyondayken izle işte, bunların sağı solu belli olmaz yarın gelsen bulamazsın belki de.' diyordu. Bu sağduyumdu.


BÖYLECE: Clint'le eğleşmeyi başka bir zamana bırakıp, sırf film dolayısıyla Brad'i de izlemek zorunda kalacağım ve yaklaşık 2 saat 45 dakika sürecek Benjamin Button'a kestirdiğim biletimi kapıdaki yaşlı amcaya yırttırdığımda, o anı bu kadar uzun bir cümle ile yazarak içime fenalık getireceğimden habersizdim.


SONUNDA: Ne zamandır görmek istediğim film başladığında salonda ben dahil oniki kişi vardı. Sağduyuma bir selam göndererek seyire koyulmuştum. Bu film bu seyirci sayısı ile yarına çıkmazdı. 
(Bunları filmi izledikten üç gün sonra yazarken, film çoktan yok olmuştu ortadan)
 

HEMEN: İlk sahnelerden itibaren insanı içine çeken kurgu, tersine işleyen bir saat yapan kör saatçinin hikayesini filmin kahramanıBenjamin'in tuhaf hikayesine bağlarken, kurgu hastası olan şahsımı da filme bağlıyordu süratle.

İZLEDİKÇE: Anlıyordum ki, bu fantastik bir hikayenin ötesine geçen bir filmdi. Yaşlı görünümlü bir bebek olarak doğup bebek görünümlü bir yaşlı olarak ölen Benjamin'in perdede akıp giden hayatı, naif bir iyimserlik serpiyordu sanki üzerimize. Ve tevekkül, ve inanç, ve umut.
Bizi neyin beklediğini asla bilemezdik. Kim olmak istiyorsak olabilirdik, istediğimiz zaman başlayabilirdik. Hiç birşey için geç değildi. Hayat varsa ölüm de vardı, sevdiklerimizi zaman içinde kaybederdik ama hayat devam ederdi. Bazen 7 kez yıldırım çarpsa bile ölmeyebilirdik, Tanrı şanslı olduğunu böyle anlatırdı kimimize. 

AYNI ZAMANDA: Başından sonuna kadar büyük bir aşkın da hikayesiydi. Nihayet denk yaşlarda oldukları bir hayat diliminde biraraya gelebilen Benjamin ve Daisy'nin hikayesi.
Hem zamana yayılmış, hem de zamanın içinde sıkışıp kalmış; cismani olarak uzun süreli birliktelik şansı olmayan bir aşktı bu. Beraber geçirdikleri dönem, zaman yada zamansızlık kavramının anlamını çok güzel vurguluyordu.
 

SON DERECE: Başarılı makyaj ve görsel efekt uygulamaları sayesinde her iki oyuncu da (Brad Pitt-Cate Blanchett) zaman geçişlerini doğal akışı içindeymişcesine canlandırabilmişlerdi. Cate'ingenç zamanlarındaki porselen görünümü ve orta yaş dinginliği muhteşemdi.

BUNA RAĞMEN: Brad Pitt bütün o görsel tantananın hakkını verecek bir oyunculuk sergileyememişti. Değişen sadece fiziği olurken, gitgide gençleşmesinin emareleri tavırlarına yansımıyordu. Kendinin farkında olarak oynamıştı. Onu bu yüzden tutmuyordum aslında. Ne yapsa Brad Pitt oluyordu. Cate Blanchett'i ise ilk kez izliyordum ve kararsızdım. İddialı bir oyun tarzı vardı. O da oyunculuğunun farkında olarak ve bunu göze sokarak oynamıştı biraz. Zaman zaman yapay bulsamda güzelliğinin hatırına katlanılabilirdi. (Doğrusu bana da yaranılmıyordu)

SANIRIM: Benim sevdiğim oyunculuk tarzı, filmde kısa bir rolü olmasına rağmen iz bırakan Tilda Swinton'da (Elizabeth) mevcuttu. Yardımcı kadın oyuncu oscarına aday gösterilen Taraji P.Henson (Queenie) ise hoştu ama bu adaylığa değecek bir oyun çıkaramamıştı. 

DİKKATİMİ ÇEKEN: Bazı noktalar vardı ki değinmeden geçmek olmazdı. Film Daisy'nin yaşlı ve ölmek üzereyken başında bekleyen kızına bir günlük okutmak istemesiyle başlıyordu. Benjamin'ingünlüğüydü bu. Ama filmde o günlüğün tutulduğuna dair tek sahne bile görmek mümkün değildi. Bir defteri olduğunu son sahnelere doğru biraz klişe olarak öğrenmek seyirci ruhuma iyi gelmemişti.
Daisy bir dansçıydı. Kaza geçirip sakatlanana kadar sahneye çıkmış, dans etmişti. Ama günlükle birlikte ortaya çıkan fotoğrafları gören kızı, 'Bunları görmememiştim hiç, sahneye çıktığını bilmiyordum' diye hayret ediyordu. Oysa annesi dansa veda ettikten bir dans okulu açmış, öğrenciler yetiştirmeye başlamıştı. Kızının, annesinin geçmişini bilmiyor gibi davranması Benjamin'in hikayesinden daha tuhaftı. 
Benjamin uzun bir aradan sonra tekrar evine döndüğünde onu büyüten annesi (Queenie) sevinçten deli olmasına rağmen, Benjamin evden ayrılmadan önce doğurduğu kızına onu yarım yamalak tanıtıp kızcağızı hemen mutfağa göndermişti. Bu da ilginçti.
Başka şeyler de vardı ama netice olarak bu bir faraziyeden yola çıkarak yapılmış bi filmdi. Onları da yazmayıvereydim.

YÖNETMEN: David Fincher'in 'Seven' filmini izlemiştim yıllar önce. Etkileyiciydi. 'Benjamin Button'izlediğim ikinci filmi oluyordu ki, onun için de aynı şeyi söyleyebilirdim. Kesinlikle etkileyiciydi.
D.F' in 'Fight Clup'ı da yönettiğini ve üç filminde de Brad'in oynadığını dikkate aldığımda, adamda birB.P takıntısı olduğunu düşünmeli miydim acaba?

SONUÇTA: İster tersine aksın ister normal seyrinde, zamanın önünde sonunda gelip geçeceğini, öyle ya da böyle -bir şekilde- yolun sonuna geleceğimizi anlatan farklı bir film olarak yazıyordumBenjamin Button'u aklıma ve buraya. Bir de içinde geçen şu sözü:
'Olaylar karşısında son derece kızabilirsin. Küfredebilir, kadere lanet okuyabilirsin. Ama yolun sonuna geldiğinde her şeyi bırakmak zorundasın.'


RÜYA ÇAĞLA
Mart 2009

Yorumlar: (0)

henüz yorum yok