Rüya Çağla - ÖYLESİNE Bİ YONCA HİKÂYESİ

Öylece denize karşı otururken bir an geriye dönüp baktığımda, hemen arkamızdaki yeşil alanın bir bölümünü kaplayan yoncalara takıldı gözlerim.
Ve birden aklıma geldi.
O ana kadarki sessizliğimizi bozarak, "sen hiç dört yapraklı yonca buldun mu?" diye sordum bizim Zinos'a.
"Aramadım ki bulayım. Ne işim olur benim yoncayla? Dört yapraklı yonca diye birşey yok ayrıca, tevatür o."
Gereksiz bir aksilikle cevap vermişti. Bazen eserdi ona böyle. Aldırmadım.
"Sen öyle san! Ben bulmuştum bi keresinde..."
"Ee? Netice? Ne faydasını gördün? Hem nerden aklına geldi şimdi durup dururken?
Elimle arka plândaki yoncaları işaret ettim ve bir kahkaha attım. "Gördürmediler ki! Yoncamı yediler benim ya hu!
Aksi havasından hemen sıyrıldı. Dönüp yoncalara şöyle bir göz attıktan sonra meraklı bir gülümseme ile aydınlandı yüzü.
"Alengirli bi hikâyen var anlaşılan yine senin."
"Yoo..." dedim. "Öylesine bi yonca hikâyesi işte..."

.....

Çook seneler önce yaz ortaları...
Yıllardan beri işten güçten başımı alıp bir türlü gidemediğim çocukluğumun şehrindeyim nihayet.
Oh be, işte bu!

Ev ev dolaşıyorum sürekli. Bir yandan özlediğim aile büyüklerimle, kuzenlerimle, çocukluk arkadaşlarımla hasret giderirken bir yandan da hiç görmediğim yahut küçücük bırakıp da büyümüş olarak bulduğum kuzen ve kuzen çocuklarıyla tanışıyorum. Ayriyeten kuzen eşleri(gelinler, damatlar) ve ek olarak kuzenlerin de kuzenleri, amcaları, halaları, dayıları, teyzeleri, dedeleri, nineleri, enişteleri, yengeleri, hatta komşuları, arkadaşları, ahbapları...
Tanış tanış bitmiyor. Hep bir tanışma hâlindeyim. Sürekli tanışıyoruz. (O zamanlar tabii zımba gibi bir dimağ var bendenizde, kim kimdir hemen aklıma yazıyorum)
Kötü haberler tez duyulduğundan geçen yıllar içinde bir bir öğrenmişim onları fakat komik olanları öylesine birikmiş ki, her gün ayrı bir hikâyeye gülüyorum. 
Bir de nasıl tatlı anlatıyorlar. Birlikte olmak nasıl güzel, nasıl keyifli. 
Her güne 'iyi ki gelmişim' diye uyanıyorum.

O gün yine öyle, o  iyi ki günlerinden biri ve yine bir ziyaretteyiz. 
Herkes açık havada olmayı tercih ettiği için eve hiç girmeden bahçede oturmuşuz. Çoluk çocuk, kalabalığız. Neşeli sohbetimize eşlik eden kahkahalarımız havayı birkaç derece daha ısıtıyor. Boşaldıkça doldurulan çay bardaklarından yükselen buhar ise ayriyeten -buram buram- bir sevinç yayıyor ortama. Ya da ben öyle duyumsuyorum.
Ortak yürütülen sohbet bir zaman sonra yönünü ikili sohbetlere çevirmeye yüz tutar gibi olunca, bütün bunlara yeniden dönmek üzere çevreye bir göz atmak niyetiyle yerimden kalkıyorum. Evin avlusu da sayılabilecek küçük bir bahçe burası. Az ileride bir duvar, duvarın dibinde beni daha yerimden kalkmadan cezbeden papatyalar var. Hep bir ağızdan sesleniyorlar, davet ediyorlar adeta. "Buraya gel, buraya gel, buraya..."
O tarafa doğru gidiyorum. İyice kulak vermek için eğildiğimde, "şuraya bak, şu hemen dibimdekine..." diyor bir tanesi.
Bakıyorum, bir yonca, evet. O bölüm tamamen yonca zaten. Papatyalar yoncaların arasından fışkırmış.
"İyi bak!" diyor papatya ısrarla. "Bakarsan görürsün ancak."
Tekrar bakıyorum.

A-a? Dört yapraklı mı o? Dur bi sayayım...
Bir, iki, üç...
Heey!

Şaşkın bir sevinçle geriye doğru sesleniyorum: "Dört yapraklı yonca bulduum!"
Büyükler oturdukları yerden 'iyidir, şanstır' gibi sözler söylüyorlar. Çocuklar ise "biz de bulur muyuz acaba?" diyerek yanıma geliyorlar. Bir müddet arıyorlar ama yok. Sadece bende. Kedi olalı bi fare yakalamışım kıvamında hissediyorum kendimi. Hep adını duyduğum birşeyi elimde tutuyor olmak o an için dünyanın en önemli, en  kıvançlı olayı. Öyle safiyâne duygulardayım. Yoncam elimde tüy gibi hafif, uçarcasına mutluyum. Mutluluğun resmi yonca.

"Sen şimdi n'ap biliyor musun?"
Kuzen ablanın sesiyle daldığım âlemden çıkıyorum.
"Bilmiyorum ablacığım, n'apim?
"Dört yapraklı yonca bulunca hemen bi dilek dileyip yerler bizim buralarda. Ye sen de!" diyor.
"Ay o ne öyle, koyun kuzu gibi ahahay!"
"Yavrum gülme, inan ki öyle yapılıyor. Bak hastalık atlattın yeni, sağlık dile kendine, güzel şeyler dile ve at ağzına çiğne. Şuncacık şey zaten."
Bakıyorum, ciddi. Bir an düşünüyorum: Evet ya! Hayat küçük bi hoşluk sunmuş şurada. Az kaldı kuyruğu titretip gidecektin, daha neyin mantığını arıyorsun? Tut ki bi oyun. Tadını çıkarsana, gıcıklık etmesene a kızım!"

"Çiğnemesem de su ile yutsam?"
"Olur tabii. Dileğini kuvvetle geçir içinden yalnız, öyle dile."
"Tamam ablacığım."
Bir anda öyle havaya giriyorum ki, adını Yonca yap dese ona da tamam diyeceğim.
Ev sahibi kuzen "su kalmamış sürahide, doldurup getireyim o zaman" diyerek ayaklanıyor.
"Ben de geleyim seninle." diyorum. "Hem evini görmüş hem de suyumu kendim almış olurum. Susamıştım da zaten."
O ana kadar elimde tuttuğum yoncamı masanın üstüne bırakıp kuzenin peşi sıra giderken, sesleniyorlar arkamdan: "E, yoncayı da alsana yanına!"
"Yok!" Her şey burada, gözlerinizin önünde olsun. Beni bekleyin anacığım!
Hep birlikte gülüyoruz. Yüzümdeki kocaman gülüşle eve giriyorum.

Bir süre sonra döndüğümde elimde bir bardak su, yüzümde yine aynı kocaman gülüş var. "İşte gel-diim!"
Diğer elimi masaya doğru uzatıyorum. Fakat o da ne? Yonca?
Bakışlarımla hızla tarıyorum masanın üstünü. Hiçbir santimetre karede yok.

"Yoncam nerede?!"

Sesimin yankısı dönüp dolaşıp kulaklarıma doluyor. Füsün Önal "ah nerede vah nerede'yisöylemeye başlıyor birden.

Neredeee... eee... eğğ... eğğ... eğğğ...

Kuzen abla birşeyler diyor o sırada, yalnız 'Ayşegül yedi' kısmını anlayabiliyorum. "Nasıl yani? Ne demek Ayşegül yedi? Ben ne için gittim içeri, bu suyu niye getirdim?"
Ayşegül (temsili adıyla) o gün orada tanıştığım bir kuzen hanımı. Bu konuşmalar olurken tam karşımda oturmakta fakat sanki kendisinden bahsedilmiyormuş, adı geçmiyormuşçasına, hiç oralı değil. 
Sesini çıkarmayınca kuzen abla cevaplıyor yine: "Yavrum şey işte, onun için önemli demek ki... o bakımdan..."
İşte o tavır, o anlam veremediğim sessiz duruş, bir başkası kendi yerine cevap vermesine rağmen o istifini bozmama hâli birden tepemin tasını attırıyor.

"Sormuş mu bana peki?!"

Sesim bir an havada asılı kaldıktan sonra masaya düşüyor. Pat! Aslında bu bir armut. Altında oturduğumuz ağaçtan bırakıyor kendini masanın üzerine. Sürahideki su hafifçe çalkanıyor. Büyük meyve tabağındaki erik ve armutların yörüngesinde sürekli dönen kara 
sineklerden biri uzaklaşıyor. Kuzen abla ellerini iki yana açıp omuzlarını kısarken dudağını dışa doğru büküyor. (Ne diyeyim ki şimdi?) Annem masanın öteki ucundan -o meşhur hemşire fotoğrafını anımsatırcasına- sus işareti yapıp bir yandan da kaşını gözünü oynatıyor. (Şşş, uzatma tamam!)
Bunların hepsi aynı anda oluyor. Fakat her birini ayrı ayrı, tek tek algılıyorum. 
Annemin uyarısına yoğunlaşmam gerektiğini düşünsem de tüpten fışkırmış diş macunu gibiyim, geri alamıyorum kendimi.

"Ya bi sormaz mı insan?! Bi izin almaz, bi rica etmez mi?! Bu ne nezaketsizlik?! Hem kimsenin aklına gelmedi mi bi dur, bi bekle demek? İçeri girdim, gelicem herhalde. Bi geleyim, ondan sonra yapsın ne yapacaksa. Bu nasıl bi düşünce tarzı? Arkamı döner dönmez, hoop! Bu mudur? Ayrıca şuraya ilk gelişim ve o yoncayı ben buldum farkındaysanız. Niye? Benim bulmam gerekiyormuş demek ki! Yoksa yoncaymış, dilekmiş, ne bilirim ben! "
Duraksız konuşurken yavaş yavaş kızgınlığımın azaldığını fark ediyorum. Durumun saçmalığına kayıyor aklım. Muhatabım karşımda olmasına rağmen yokmuş gibi davrandığı için aynı şekilde, o yokmuşcasına konuşmak hele daha bir saçma. Sözlerimin hızı da azalıyor böylece. Annemse yüzünü şekilden şekile sokmaktan mim sanatçısına dönüşmüş. Yan gözle görüyorum, gülesim de geliyor. "...Bilsem de umurumda olmaz ayrıca. Madem buralarda biliniyor, madem böyle bi inanış var, e arasaymış o zaman efendim! Böyle başkasının bulduğu, başkasına ait sayılan birşeyi sormadan etmeden..."
Susuyorum artık.

Sonra kuzen ablanın Ayşegül'ün yıllardır çocuk sahibi olmak istediğini, bu yüzden yoncayı ağzına atıverdiğini söylediği netleşiyor kafamda.
Sesimin yankısı sandığım ama aslında içimde hıııaaeeğğğğ şeklinde patlayan bir anlık höykürüşün arasına karışıp gitmiş sözleri.
Ayşegül hâlen sessizce oturuyor. Kocası da gelmiş o esnada. O da öyle, ne selam ne sabah, al birini vur birine hâlinde hiçbir şey demeden oturuyor.
İkisine hitaben konuşuyorum bu kez: "Hiç beğenmedim tavrınızı, hiç! Neyse, afiyet olsun. Çocuğunuz olursa benim adımı koyarsınız artık."
İkisi birden gülümseyip, ikisi birden önlerine bakıyorlar. Hey Allahım!

Kızgınlığım, dört yapraklı yonca aracılığı ile üstüme serpilecek bir iyilik hâlinden, bir şans beklentisinden mahrum kalmaya değil. O tarafını zerre düşünmemişim zaten.
Kızgınlığım, efsanevi birşeyin ansızın karşıma çıkmasıyla duyduğum sevincin bu şekilde gölgelenmesine, elimde bir bardak suyla kalakalışıma, kendimi kandırılmış gibi, bir tuhaf hissedişime ve artık ne zaman yonca görsem bana bunları hatırlatacak oluşuna. Ve hepsinden önemlisi yapılan nezaketsizliğe.
Halbuki usulen bile sorulsa 'hay hay' diyeceğim.
Alt tarafı bi yonca, ne yani?

...... 

"Vay arkadaş, ne yoncaymış! Peki çocukları oldu mu bari?" diye sordu Zinos.
Başımı salladım. "Olmuş, olmuş."
Güldü. "Senin adını mı koymuşlar?"
Yan yan bakıp güldüm ben de. "Sence?"
"Hımm... Sen kesin bunun için de bi tirat atmışsındır."
"O günden sonra bi daha hiç biraraya gelmedik ki. Kaç yıl geçti üstünden, ooo!"
"Ha, görüşseniz tiratlardan tirat beğendirecektin..."
"Aman, sana da birşey anlatmaya gelmiyor!"
Kolumu çekiştirdi. "Hadi kalk o zaman dört yapraklı yonca arayalım! Bak bulursam sana yedireceğim, söz!"
Güneş tatlı tatlı sırtımı ısıtıyordu. Kararsız seyreden havalardan sonra nihayet yaz gelir gibi olmuştu şehre.
"Hiç kalkamam!" dedim. "Hem ne gerek var? Nasıl ki aramadan buldum ben onu, günün birinde yine ansızın çıkacak karşıma, biliyorum. O yonca buraya gelecek!"

Karşılıklı gülüştük.

RÜYA ÇAĞLA
Haziran 2017

Yorumlar: (0)

henüz yorum yok