Rüya Çağla - EFEMERAMLA GÖMÜN BENİ

Yıllık ıvır zıvır ayıklaması (debelenmesi) zamanıydı… 
Atılacaklar şuraya, saklanacaklar buraya (oy ben nere gidem) aşamasındayken, aklıma düştü. 
Hem de nasıl bir düşmek, beynimde dönüyor fır fır. 
Efemera, efemera, efemera... 

Ayağa kalktım (yerlere yayılmışım), ellerimi belime koyup tepeden baktım ıvır zıvırlarıma.    
"Anaam!" dedim, "Efemerist olmuşum da haberim yok!" 

Şimdi efendim, madem paldır küldür girdim konuya…
Bilen olduğu kadar bilmeyeni de düşünerek, 'efemera da ne, efemerist ne ki?' diyecekler için tanımlama yapmadan geçmeyeceğim. 

Efemera (Ephemera), günlük hayata ait (kitap, dergi, pul haricinde) kısa ömürlü, kalıcı olması amaçlanmamışbasılı kağıt türü şeylere verilen ad. Mesela broşürler, afişler, posterler, faturalar, banka dekontları, kuponlar, etiketler, gazeteler, kartvizit ve kartpostallar, davetiyeler, lokanta-restoran menüleri, yolculuk biletleri, sinema biletleri, piyango biletleri... Hatta okul karneleri, diplomalar, sertifikalar, tapu belgeleri, pasaportlar, fotoğraflar, mektuplar da giriyor efemera kapsamına. Bütün bunları (ve sayamadıklarım varsa onları) toplayıp biriktirene, efemera koleksiyonu yapana ise efemerist deniyor.

Ha, gerçi ben biliyorum da ne oluyor? Hiç. Hastalığının tıp dilindeki ismini öğrenmek gibi birşey. Çünkü bu bi hastalık. Yeminle! Yani benimkisi. Hem biriktirme olayı, hem de birikintilerden rahatsız olma şeysi... İki başlı canavar. 
Bu işi profesyonelce yapanlar ne düşünür, ne eder, onların hissiyatını bilemem tabii. 

Önceleri ıvır zıvır deyip geçiyordum birikintilerime. Efemerayı oluşturan şeylerin, daha doğrusu efemerik malzemenin ıvır zıvır olarak adlandırıldığını öğrenince kendi tanımımın da ne kadar yerinde olduğunu görüp bir nebze ferahlamıştım. Ivır zıvırcılık diye bişey vardı yani. Oley!


Teşhisi çoktan koymuştum kendimce. Ivır zıvır dürtmesi yahut efemera sendromu. Ne dersen de. Heyhat, hastalık çocuklukta başladığı için tedavi sürecim zorlu geçti. 

Hep biriktirdim, biriktirdim, biriktirdim.
Hep attım, attım, attım…
Hep birikti, birikti, birikti... 
Velhasıl, dön baba dönelim oldu.
Okul karnesi, takdir, teşekkür, iftihar belgesi gibi şeyleri saklamayı saymıyorum. Saklanır gayet. Fotoğraflar da... Kişisel tarihimiz, görsel geçmişimizdir onlar.
Meslekle ilgili ıvır zıvırlar ise ayrı. Sözleşmeler, yazışmalar, resmi belgeler, gazete kupürleri vesaire. Mecburen tutuyorsun elinde. (Gel gör ki, saklamayı ihmal ettiğin bir iki şey vardır, günü geldiğinde hayat ille de oradan sorar ne hikmetse) Hele 'aman ne olur ne olmaz, bi sorun çıkarsa' endişesiyle hemen her vatandaşın sakladığı banka dekontları, kredi kartı ekstreleri, su, elektrik, gaz, aidat vs. gibi kalemlere dair ödenmiş faturalar evlerde demirbaş. Sağlıkla ilgili olanlar var bir de. Tahlil-tetkik raporları, epikrizler, reçeteler, prospektüsler, ilaç kartonetleri... 
Bu açıdan bakınca zaten, hepimiz efemeristiz. O kadarcık ıvır zıvırımız -pardon, efemeramız- olacak elbet. 

Ama sen gidip (kendime diyorum, uyan varsa üstüne alınabilir), hiç tanımadığın insanların; misal, bir kadının muhtemelen evlendiği gün çekilmiş, üstünde (gelinlik niyetine) etek boyu ayak bileklerinde biten sade beyaz elbisesi, boynunu çevreleyen ve tam boğaz çukurunun üstüne denk gelen kısmı  (kıymetli yahut alelade) bir taşla süslü gerdanlığı, koyu renk saçlarına tutturulan göz alıcı duvağı, duvağın bir yanından sarkarak elbisesinin üzerine kalın bir tutam halinde düşen gelin teli, dikkatimi çeken küçük elleri, sol elinin yüzük parmağında alyansa benzeyen yüzüğü, sağ bileğinde iki adet kalınca bileziği, ayaklarında o gün için mi alınmış olduğu belirsiz, elbisesi ile uyumsuz duran ayakkabıları ile objektife üzgün mü, mahçup mu, kızgın mı yahut günün manâ ve ehemmiyetine zerre aldırışsız mı bakıyor olduğunu kestiremediğin fotoğrafını sırf o fotoğrafa evinde yer açamayıp oralara kadar düşüren yakınlarına inat, bu denli kimsesizliğin içine fena oturmuşluğuyla satın alırsan eskici dükkânından, sahaftan... (Ve dahi efemera satan her yerden elin boş çıkmazsan) 

Sen tutup, yaptığın yolculukların, seyrettiğin filmlerin biletlerini, her yılın başında aldığın -tabii ki ikramiye isabet etmemiş- piyango biletlerini...  
Sen yıllarca, davet edildiğin- ama gittiğin ama gitmediğin- nişan, nikâh, düğün, sünnet, kokteyl, ödül töreni, konser, yarışma ve türlü etkinlik davetiyelerini…  
Sen kutularca, artık gönderenlerin bile hatırlamadığı mektupları, kartpostalları, bırakılmış küçük notları... (O kadar güzel uyuyordun ki uyandırmaya kıyamadım yazılı bir notum olmadı şu hayatta, ona yanarım. Varsa yoksa, şunu aldın mı, bunu yaptın mı, ben falanca yere gidiyorum şunları şunları hallet... Peh!)  
Sen ısrarla, aile büyüklerine ait ve artık hiçbir işe yaramayan, kimsenin umurunda olmayan eski hisse senetlerini...  
Sen üstüne vazifeymiş gibi, vefat etmiş akrabadan kalan bir yığın fotoğrafı... (Çoluğu çocuğu sahip çıkmamış, sana ne? Ama yok, öyle denmiyor, olmuyor işte...)  
Sen var ya sen, bilumum zamanı geçmiş, sittin sene lazım olmayacak makbuzları, evrakları, validi bitmiş kredi kartlarını, banka kartlarını, üyelik kartlarını ve daha neler neleri... 

Neler neler neler neleri ooo! (Ah, bi görseniz…) 
S a k l a r s a n...
İflahın olur mu? (Haydi, hep beraber: Olmaazz!)
Her yıl bi de üstüne koyarsan, debelenmelere doyamazsın. Hey yavrum hey!

Aklın der: Çekmeceler doldu taştı, bak kutu kutu pense oldun artık yeter! 
İçin der: Ama düzenliyim ki… düzenliyim ben yea! 
Aklın der: Hııı çöp evi olanlar da baştan öyleydi... 
İçin der: Vışşş! Allah muhafaza! 
Aklın der: Bırak bu işleri, bi başın bi peşin yaşa! 
İçin der: Dur şunu bari saklayayım. Ay ay şunu da, şunu da... 
Aklın der: He sakla sakla... bigün arkandan atacaklar hepsini kızım! 
İçin der: Ya bi sus... bi suss! 
Aklın der: Ne halin varsa gör be öf! 
İçin der: Of off… 

Netice: 
Muhteşem temizlik. Hayli şey attım. Yorgun fakat hafifim. 
Du bakalım, böyle böyle temelli kurtulacağım inşallah.
Yalnız, hani olur'a kurtulamazsam…
(Yazar geçerlilik süresi bir gün önce dolmuş müze kartına hüzünle bakar, çöp kutusuna gider, kapağı açar, tekrar karta bakar, geri döner ve kartı çekmeceye tıkar)
O vakit... 
Efemeramla gömün beni.

 
RÜYA ÇAĞLA
Temmuz 2013 

Yorumlar: (0)

henüz yorum yok