Rüya Çağla - BAYRAM TATİLİ

Senelerdir her yaz Ayvalık'a giderim. Orada bulunduğum süre içindeyse çok kere bir bayram tatiline denk gelmişimdir. Ya ramazan, ya kurban. Birinden birine muhakkak, dolayısıylauzatmalısına da. 

Uzatmalısı malûm, özellikle yaz zamanlarına rastlayan üç veya dört günlük bayramın -başladığı gün elveriyorsa- bir gün buradan, bir gün şuradan, iki de cumartesi pazar ekle oradan hesabı ile dokuz güne çıkartılmışı. Bu vesile ile ülkedeki bir kısım insanın çılgınlar gibideniz, güneş, kum üçlüsüne akın ederek toplu tatile çıkması ve -kanıksanmış bir durum olmasına rağmen- her seferinde Halley kuyruklu yıldızı görülüyormuşçasına bir etki yaratarakgazete ve televizyon haberlerinde sürekli konu edilmesi demek. 
Üstelik -bunca yenilendiği, genişletildiği halde- o tıkanmış yollarda milim milim ilerleyerekbeş saatlik yere onbeş saatte, şansı varsa kazasız belasız ama perişan varanların dramındandakika dakika haberdar olunması da cabası.  

Böylelikle tatile gidenler ile evde kalanların arası açılmamış mı oluyor, 'görün işte, o kadar da matah birşey değil, bunca sıkıntıya değmez vallahi, oturun oturduğunuz yerde!'gibisinden subliminal mesaj verilerek bir sosyal denge mi sağlanıyor bilmiyorum artık.   
Zira bu bir kısım insan yaklaşık olarak ülke nüfusunun dörtte birine karşılık geliyor ki az buz sayı değil. (Ayriyeten bayram tatilini fırsat bilip memleketine hasret gidermeye koşanlar da var fakat onları bu dörtte bire dahil etmiyorum.)

Evde kalanlar dediğim kesim muhtelif. Kimi zorunluluktan, kimi adet edinmediğinden, kimi gidemediğinden, kimi tercih etmediğinden...   
Uzayıp gidebilecek bir sebep sonuç ilişkilendirmesiyle yaşadıkları yerleri terk etmeyenler.
Böyle zamanlarda sosyal medyada rastlıyorum, fark edilir şekilde rahatlayan şehri (İstanbul)gönlünce gezerek pek güzel değerlendirenler oluyor. Fotoğraflar koyuyorlar adeta bircittaslow haline dönüşmüş halini gösteren. Nazire olsun diye de açık mesajlar yolluyorlar üstelik, 'sakın geri dönmeyin, biz böyle çok iyiyiz, oh mis!' Uzaktaysam imreniyorum şahsen. Ki çoğunluk uzaktayımdır. 

Mesajlar her ne şekilde olursa olsun şu bir gerçek: Uzatılmış bayramlar evinde oturan içinbüyük ölçüde sıkıcılık içerir.  
Bayramın bütün kodları, şifreleri ilk gündedir, bu da ikincisi. Ziyaretlerini, telefon görüşmelerini ilk günden yaptın yaptın. Günlere yaydın mıydı tavsarsın. Şeker ve harçlık için kapı kapı dolaşan çocuk taifesi ve davulcuların ilk gün sıkı mesai yapmaları boşuna değil. 

İkinci gün kapını çalan eşin dostun varsa ne âlâ. Yoksa, diyelim kurban bayramı, kurban falan da kesmedin, yahut kesen bir yakının bir parça et getirmedi/göndermedi (et geldiyse miktarı ve yenilebilirlik durumu arz ettiğin öneme göre değişir), velhasıl hatırlatıcı emareler devam etmiyorsa senin bayramın fiilen sona ermiş sayılır.  
Buna rağmen normal hayatına da dönemezsin, üçü dördü bir göreceksin ille. Sonrasında isene içindesin ne dışında, öyle tuhaf bir modda uzatmaları oynar, zorunlu tatilin sona ermesinibeklersin.
Tabii bunlar çekirdek aileysen yahut bir başınaysan olası.  
Ha, aşiret gibiysen, günlerce evden eve kavimler göçü yaşanıyorsa başka. O vakit bayramlaş bayramlaş bitmez, uzatmalar yetmez. 

Karı koca didişmeleri en çok bu dönemlerde oluyordur zannımca. Çocuğu oyalamak için gidilen avm'de biraz dolaşma ve bir pizza zincirinde yenilen pizzadan ibaret gezme olayı ilerutin dışına bile çıkılamamışken, tatile çıktığı öğrenilen eş, dost, akrabanın bünyede yarattığı dış mihrak etkisi kimi kadını ansızın içlendirebilir.  

-Zerrinler Çeşme'ye gitmişler, Kemal beyler Kaş'a, Güliz ablalar da Bodrum'daymış...
-......
-Sana diyorum, duymazlıktan gelme! 
-Bize ne yav? Giderlerse gitsinler! 
-Sen anca bunu söyle! Kaç bayram tatili geldi geçti birgün dedin mi alayım karımı çocuğumu, inelim biz de şöyle Ege'ye Akdeniz'e...
-Hasta etme adamı, cevap veriyoruz cevabı beğenmiyorsun! Neylen oluyo o işler haberin var mı?
-Herkes nasıl yapıyo? Oluyo ki gidiyolar dimi?
-Onların şeyi şeyine denk, biz bi krediyi kapatamadık daha!
-Kendimden geçtim, şu yavrucak bi gün yüzü görmeyecek ona yanarım...
-Yuh! Aç mı kaldı açık mı? Biz de gitmedik çocukken, bi yerimiz mi eksildi? Hem oğlanı da  alıp Manisa'ya annenlere gitmiyo musun her sene? Manisa neresi? Ege. Eee?
-Aynı şey mi? Arkadaşları nerelere nerelere gidiyo hep aileleriyle, bizimki de onların fotoğraflarını layketsin anca feyslerde...
-Sok çocuğun aklına şimdiden emi, iyice öğret... tövbe tövbe! Kalk bi çay koy da içelim, uzatma hadi!
-Hıh!

İşte bendeniz böyle zamanlarda Ayvalık'taysam evde olmayı tercih ederdim daima, zinhar çıkmazdım dışarı. Dışarı dediğimse bir Sarımsak'lıdır, Cunda'dır, oralar. Gündüzüyle, gecesiyle, sair zaman kalabalığına tur bindirir bayramlarda. Kendini kaybeder insan. Bu yüzden hiç heveslenmedim bugüne dek. 

Fakat basiret bağlanması denilen birşey var. Bayram günü aklım fikrim zay eyledi.  

Evde biri çıkıp da 'delirdin mi, ne yapıyorsun?' demediğinden, azıcık silkinir gibi olduğumda ise... 
Sarımsaklı kumsalında bir metrekare, olmadı yarım, hatta çeyreğe bile razı bir yer bakınırken buldum kendimi. 

Heyhat, daha bir gün öncesi yaz sonu görünümünde olup dört bölü üçü sinek avlayan şezlongların tümü kapışılmış, o uzunluğu ile meşhur kumsal havlu serilecek bir boşluk kalmamacasına tıkış tıkış insan dolmuştu. Dolmak ne kelime, denize taşmıştı üstelik!Kumsalın bitip denizin başladığı çizgide sıralanmıştı bedenler. 

Bedenler diyorum, zira senin geldiğini görüp de denize doğru dikey uzattığı bacaklarını çekmeyenler, -biri kazara üstüne basar birşey olur endişesini zerre taşımadan- yerlerde debelenen çocuklarını o tek geçiş yolu üstünden kaldırmayanlar, içinde akıl ve ruh barındırmayan birer bedenden başka ne olabilirdi ki? Zombi gibiydiler, öyle boş boş bakıyorlardı. 

Bu bağlamda belki ben de salt bir bedendim o an. Silkinir gibi olmuştum olmasına tamam da halen bir idrak olayı gerçekleşmemişti. 

Baktın vaziyet bu, dönsene kızım geri!

Ama yok! Bir ayağım kumsalda, bir ayağım denizde, gözlerim o mucizevi boşluğu bulmak içinsürekli tarama halinde, öğleden sonra saatleri olmasına rağmen beynimi delen güneşin altında -şapkasız üstelik- ve de her iki adımda birisinin üstünden atlayarak ilerlemeye çalışıyordum. Ayağıma takılan poşetin, pet şişenin, alüminyum içecek kutusunun ise haddi hesabı yoktu. Bir sörvayvır yarışmacısıydım adeta. Ödülümse havlum kadarlık bir yer! 

Derken beş altı metre kadar ileride bir kadınlar topluluğu görüverdim. Daha doğrusu,içlerinde küçük bir çocuğu olanının hemen dibinde bir boşluk vardı. Kumsalı taramaktankendi çapımda bir android'e dönüştüğümden, vıjjjt diye orayı odakladı, zzzt diye yakınlaştırdı, çarptı, böldü, karekökünü aldı gözlerim. Sonra tüm verileri birleştirdi: Bütün koordinatlar uyumlu, sığabilirsin bzzzt!
Böylece tekrar halis muhlis halk insanı görüntüme geri dönerek yeni evli olduğunu tahmin ettiğim, Ebru Şallı'ya benzeyen genç ve güzel kadının yanına görümce kontenjanı gibisindenyerleştim.  

İki ayrı aileydi bunlar esasen. Bir anne ile kızı ve yanına serildiğim çocuklu kadının akrabasıolduğunu çıkarsadığım üç kadın daha. Tam da benim gelmemi mi beklemişlerdi kaynaşmak için ne? Anne ve kızı çocuğu severlerken bir anda sohbet başlayınca kulak misafiri oldum haliyle. 

Yetmiş yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim anne sigara tiryakisiydi, ne zaman baksam elinde sigarası vardı. Dumanı sürekli benim tarafıma doğru geldiği için bir tanesini de ben içmiş kadar oldum. Halen sigara kullanıyor olmasa iyiydi ama bikini giyecek özgüveni olmasını takdir ettim. Helal olsun! Genç yaşında ayrılmış eşinden. 'Hep ayaklarımın üstünde durdum' dedi. 'Çocuklarımı da büyüttüm, hayatımı da yaşadım üstelik.' Kız ise 'ben tuhaf bir insanımdır' diye başladı bir cümlesine. Daha yeni tanıdığı insanlara kendini böyle ifade etmesi bana daha tuhaf geldiyse de tuhaflık bendeydi asıl.  
Birbirini hiç tanımayan insanlar yan yana, can cana, rar formatındaydık. Fakat çocuklar içinne gam?  
O sıkışıklıkta bile hoplayıp zıplıyorlar, sağa sola kürekle atarmışçasına kum sıçratıyorlardı.Sıçrayan kumlar ise otomatik yönlendirilmiş gibi ısrarla ağzıma burnuma doluşuyor, herseferinde ben de sıçrıyordum. Çocuktur diye ses etmediğim bu vaziyet denizden çıkankoskoca insanların yanımdan geçtikçe şıpır şıpır su damlatmalarıyla iyice işkenceye dönüşmüştü.   

Hadi evde rahat batmış gelmiştim ama ne diye kalkıp da gitmiyordum halen? Evet,bendim tuhaf olan!

Ara sıra denize girmeye çalıştım. Yoksa cüret ettim mi demeliyim? Bildiğin oyun parkıydıdeniz. Metre kareye on çocuk falan düşüyordu. Bir tanesi beni gözüne kestirmiş, elindeki sutabancasıyla su fışkırtıyordu sürekli. Bendeniz de kibar kibar 'yapma yavrucuğum, yapma çocuğum aa!' falan diyordum ama içimden geçen 'seni bacaksız!' nidasıydı. 
Bir yandan da kıs kıs gülüyordum. E, zaten suyun içindeyim 'ıslanmışın yağmurdan pervası olmaz' misali gülüp geçilesiydi elbette. (Sinirimi yetişkinler zıplatabilir ancak. O da kayda değer bir durum olursa. Her yetişkini de kâle alacağım diye birşey yok.)

Takip eden günlerden eklenti: Kumsalda top oynayan bir grup yetişkin bayram sonrasındasinirimi zıplattılar nitekim. Ağır meşin topun kafama çarpıp deyim yerindeyse beynimi sarsması nedeniyle  -yine de ağzımdan çıkanı kulağımın duymasına gayret ederek-  çok kızdım, söylendim, özürlerini de kabul etmedim. Ki iki gün önce uyarmıştım, 'bakın o top birinin kafasına gelecek sonunda!'
Öngörümün bana isabet etmesi evrenin 'her şeye atlama öyle' deme şekli miydi, bilmiyorum. Fakat onca insanın arasında top oynamak da neyin nesiydi ya hu? Allah akıl fikir dağıtırken neredeydiler acaba? 

Bir süre sonra vazgeçtim denize girmekten de. Konuşlandığım mıntıkada su ilk girişte bacak boyunu az geçkince olup biraz gittikten sonra birden diz altı seviyesine iniyordu. Yüzsen yüzemen, dursan duraman hâlleri. Bana göre değildi katiyen.

Yanımda getirdiğim kitabı okumaya heves ettim bir ara. Fakat simitçi, mısırcı, midyeci, elma şekerci, pamuk helvacı... Ve de gümbür gümbür bir şarkı çalarak kıyıya yanaşan kavun içi dondurma, balık ekmek satan motorlu kayıklar.  
Sesler o kadar dikkat dağıtıcıydı ki bir türlü odaklanamadım, aynı sayfada dönendim durdum.Normal zamanda da var bunlar fakat bayram sebebiyle -abartmıyorum- dakika başı geçiyorlardı.  
Bir süre sonra okuduğum satırlar 'var midyee!''var taze gevreek, var taze simiiit yeni çıktı fırından buyruun!' (midyeci ve simitçiler devrik bağırıyor buralarda), 'taze mısır, sütmısıır', 'pamuk helvaa, elma şekerci geldii' şeklinde görünmeye başladı. 

'Bari biraz tespit yapayımdedim ve öyle çok gözümü dikmeden, insanları rahatsız etmemeye dikkat ederek çevrede dolaştırdım bakışlarımı. 

Tespitin kralı varmış meğer: Ülkecek obeziteye teslim olmuşuz! 

O kadar obez insan takıldı ki gözüme, 'bir etkinlik falan mı olacak yoksa, toplu halde migelmişler?' diye düşünmeden edemedim. Bu arada bir parantez açayım, şimdilerde her kilolu insana obez deniyor, tombişlik/tombiklik denilen ortalama şişmanlıktan değil gerçek obeziteden bahsediyorum. Yani okkaya vursan 120-130 kilodan aşağı çekmeyecek insanlardı bunlar. Hepsi de kadındı üstelik. Bir tanesini yazık, arkadaşları denize ittiler arkasından. Bir düştü, kalkması için yardım etmeleri gerekti. Suyun kaldırma gücü bile yetmedi kendi kendine toparlanmasına. Kızdım içimden, eşek şakasıydı bir nevi. 
Erkekleri saymıyorum, onlar zaten bir yaştan sonra nasıl beceriyorlarsa geyik yutmuş boğa yılanına dönüşüyorlar. 

Bir tespitim de teenage çağlarındaki her beş genç kızdan üçünde selülit oluşuyduÖyle ters ışık şeysi değil, bariz selülit. Kiloları normal sınırlarda olmasına rağmen göbekliydiler bir de.  
Hep kötü beslenmenin, fast food'un etkileri. Türk kadını zaten yatkın otuzundan sonra mutasyon geçirmeye fakat anlaşılan o ki son yıllarda başımıza musallat edilen genetiği değiştirilmiş gıdalar bizim genetiğimizi de değiştirmiş; anasına çekmek, halasına benzemek,anneannesine dönüşmek gibi doğal döngülerimiz bozulmuş, yerine artık neredeyse çocuk yaşta başlayan bir tek tipleşme gelmiş. 

Öylece bakınırken birden bir gölge düştü üstüme. Ne oldu, hava mı döndü, güneş nereye gitti derken bir baktım yanımdan biri geçiyor, daha doğrusu geçmeye çalışıyor. Espri olsun diye yazmıyorum, rahat 200 kilo vardı bu hanım. Korktum yeminle! Hani bir ayağı takılsa, bir tökezlese...  
Saniyesinde fırlayıp kalktım ki normalde bu denli çevik değilimdir. Kendim de şaştımperformansıma. Can havli böyle birşey. Allah bütün obeziteden muzdarip insanlara yardımcı olsun, hem kendileri için zor hem başkaları.

Eh, ayaklanmışken bir daha da oturmadım artık. 
Gerçi akşam üstü güneşi pek munis, pek tatlıydı, gidenler nedeniyle yanım yörem birazcık açılır gibi olmuştu ama hevesimi içimde tutup, aklımı da başıma devşirip bayram sonrasınakadar değil kumsala, bahçeye bile adım atmamaya karar vererek eve doğru yola koyuldum. 
Çılgın kalabalık hele bir dönsündü hayırlısıyla.

Not: Uzun yazdım ki seneye de okunsun. (Şurada da geçmiş bir yaz yazısı var) 


RÜYA ÇAĞLA
Temmuz 2016

Yorumlar: (0)

henüz yorum yok